Osmanlıda Azınlıklar
OSMANLI DEVLETİNDE AZINLIKLARA TANINANHAK VE İMTİYAZLAR
> Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, milletler ve inançlar mozaiğinden oluşan siyasi bir birlikti. Gerçekte de ülkenin nüfus yapısını farklı kültürlerin şekillendirdiği insan toplulukları ve milletler meydana getirmiştir.
> Osmanlı Devleti’nde en üst yönetim makamında bulunan Sultan-Halife Ertuğrul Gazi’den devletin yıkılışına kadar Türk soyuna mensuptur.Nüfusun yapısı ise devletin sınırları genişledikçe Türk nüfusun genel nüfusa oranı aleyhte değişmiştir.Osmanlı devletinin nüfusunu, hem ırk hem de kültür bakımından farklı topluluklar teşkil etmiştir.
> Devleti, topluluklar, bunları da fertler meydana getirdiğine göre; bunlarla devlet arasında, siyasi manada yeni anayasal nizam olarak, bir mutabakatın bulunması gerekir. Yani devletle fertler arasında bir mutabakat vardır.Fertler ve topluluklar, devletle ilgili olan hak ve yükümlüklerini bu mutabakat ile bilirler.Devlet de, bu mutabakat çerçevesin de kendi halkını yönetir.Böyle bir mutabakatın bulunmaması hem fertlerin devlete karşı olan güvensizlik ve menfaatlerini koruyamama endişesi hem de devletin halkı ile bütünleşememesi gibi sonuçlar doğurur.
> O halde; Osmanlı Devletinde azınlıklara tanınan hak ve imtiyazları teknik ayrıntılar olarak madde madde belirlemeden önce, bu mutabakatı ortaya koymaya ihtiyaç vardır.
> İlk önce Osmanlı Devleti’nde, böyle bir mutabakatın bulunup bulunmadığı bilinmeli bu ortaya konulduktan sonra, bu mutabakatın devletin hem kurulması hem de genişlemesi dönemlerinde tebaa tarafından bilinip bilinmediği meselesi çözümlenmelidir.Nihayet, bu mutabakata devletin ve tebaanın tarih boyunca uyup uymadığı ortaya konulmalıdır.
> Bunları tartışmaya geçmeden, 1908 tarihli Kanun-i Esasi’de söz konusu mutabakata ışık tutan bir hüküm bulunduğunu belirtmeliyiz.Kanun-i Esasi’de;
> "İslamiyet, devletin resmi dinidir.Bu hüküm göz önünde bulundurulmak suretiyle, devlet, hudutları içinde bilinen bütün dinlerin serbestçe tatbikini amme nizamına ve örfe mugayir olmamak kaydıyla bütün cemaatlere tanınmış olan imtiyazların muhafazasını taahhüt eder." Bu hükmün Kanun-i Esasi’de nakledilmesi daha önce derpiş edilmemiş olduğunu ifade etmez.Nitekim bu madde ile atıf yapılan sosyal vakıa İslamiyet’tir.
> O halde, bu madde ile atıf yapılan İslamiyet’in, söz konusu mutabakatın çerçevesini belirlemiş olduğunu kabul etmeli ve bu yüzden de ilk önce İslamiyet’in en önemli kaynağı Kuran-ı Kerime bakmalıyız.Bu mutabakat için kendisine yöneldiğimiz Kuran-ı Kerim’den şu yaklaşımı tespit ediyoruz: Kuran din faklılığına dayalı ayrımcılığı reddetmektedir. Mesela Kuran-ı Kerim’de geçen bir ayette;
> "Rabbin eğer dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi kesinlikle inanırdı. Öyleyse, sen, buna rağmen insanları Müslüman olmaları için zorlar mısın?" başka bir ayette ise,
> "Rabbin eğer dileseydi, insanları kesinlikle tek bir toplum yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri hariç, insanlar hep birbirlerinden farklıdırlar. ESASEN ONLARI BUNUN İÇİN YARATMIŞTIR"
> Bu ayetler Müslüman olmayanlara İslamiyet’i kabul ettirmeye yönelik maddi veya manevi zorlamayı içeren her türlü usul ve davranışı yasaklamaktadır. İnanç hürriyetlerinin yanı sıra İslamiyet ibadet hürriyetini kısıtlamaya veya ortadan kaldırmaya yönelik her türlü yasaklayıcı davranışı da reddetmektedir. Yine Kuran’da bu konuyla ilgili;
> "Söyle! Ey inkarcılar! Sizin taptıklarınıza ben ibadet etmem! Siz de benim ibadet ettiklerime ibadet etmezsiniz. Ben sizin taptıklarınıza ibadet eden değilim. Siz de benim ibadet ettiğime ibadet eden değilsiniz. Benim dinim bana aittir, sizin dininiz de size aittir."
> Bunun yanı sıra, İslamiyet, Hıristiyanlar gibi başka din mensuplarının kendi dinlerini başkalarına öğretebilme hürriyetini de tanımakta ve şöyle buyurmaktadır;
> "Allah, bir kısım insanları diğer bazı ile etkisiz hale getirmemiş olsaydı, içinde Allah’ın adı çok anılan camiler, havralar, kiliseler ve manastırlar yıkılıp giderdi"
> Her sosyal müessesenin bir karargahı olur. Dinlerin karargahı da ibadet yerleridir.İşte bu ayet ibadet yerlerinin korunmaları gerektiğini apaçık vurgulamaktadır.
> Lisan İnsanın sahip olduğu manevi varlığın en önemlileri arasındadır. İslamiyet’in bu konudaki yaklaşımını belirlemeye de ihtiyaç vardır. Lisan sayesinde insanlar kültürlerini yaşatır ve geliştirirler. İşte böyle önemli bir konuya da İslamiyet şöyle yaklaşmaktadır:
> "Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması O’nun varlığının belgelerindendir." O halde Kuran-ı Kerim herkese dil hürriyetini de tanımaktadır. Buna göre, farklı dillerin ortadan kaldırılmasına yönelik zorlayıcı her şey Kuran’a aykırıdır
> Bu hükümleri ihtiva eden Kuran-ı Kerim ise, yazılı bir metindir ve Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan çok önceleri, yaklaşık yedi yüzyıl önce Hz. Peygamber tarafından tebliğ edilmiş bulunuyordu ve bu durum Osmanlı Devleti’nin büyük bir devlet olmasının en önemli sebebiydi.
> Osmanlı Devleti’nde gerek Padişah gerekse kanunlar tarafından azınlıklara tanınan hak ve imtiyazlar İslamiyet’in bu konudaki görüşlerinin bir yansıması olarak görülmelidir. Ayrıca Osmanlı Devleti azınlıkları inanmadıkları bir dinin hükümleriyle yönetmenin yanlış olacağını düşünmüş ve bunun için çeşitli Emirname, İrade ve Hatt-ı Humayunlarla bu hakları ortaya koymuşlardır.
> Böylece Osmanlı Devleti’nin çeşitli köy, kasaba ve şehirlerinde belli bir çoğunluk oluşturan azınlıklar kendi mabetlerinde dini ayin ve törenlerini serbestçe icra etmişlerdir. Kendi okullarında ve kendi dillerinde eğitim-öğretim faaliyetlerini rahat bir şekilde sürdürmüşlerdir.
> Osmanlı Devleti’nde azınlıklara tanınan hak ve imtiyazların kaynağı Kanun-i Esasi’nin atıfta bulunduğu İslamiyet’tir ve İslamiyet’in bu konuda kaydettiği hükümleri Müslümanlar için en bağlayıcı hükümlerdir. Bu hükümler açıkça ortada iken azınlıklara karşı takip edilen uygulamanın boyutlarını Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ile de hiçbir şüphe götürmeyecek bir açıklıkta yakalayabiliriz.Gerçekten de bu devletin hakim olduğu topraklar üzerinde, tarihi kökenleri, dilleri, dinleri, mezhepleri ve kültürleri farklı otuz kadar devlet kurulmuş bulunmaktadır.Eğer sözünü ettiğimiz hak ve imtiyazlar tanınmamış olsaydı, azınlıklar devlet şeklinde teşkilatlanmalarında en önemli mesnetleri olan dil, din ve kültürlerinden hiçbir şey ortada kalmamış olurdu.
> Kendilerine "tebaa-ı sadıka" denilen Ermeniler, o güne kadar güven ve huzur ortamında yaşamaları için gerekli her türlü imkanı hazırlayan devlete, 1914 toplu ayaklanmasını yapacak nüfusu ve bu nüfusu oluşturan kültürel yapıyı bulamazdı.
> Sonuç olarak, Osmanlı Devleti’nde, devlet ile azınlıklar arasında sağlam esaslara dayalı bir mutabakat vardı.Bu mutabakatın temelleri Osmanlı devleti’nden yaklaşık yedi yüzyıl önce Kuran-ı Kerim’le tüm insanlığa bildirilmiş olan İslamiyet’e dayanıyordu.Ayrıca azınlıklara tanınan hak ve imtiyazlar farklı tarihlerde yayınlanmış olan hukuki metinlerle teyit edilmiş ve azınlıklara kamil manada din ve vicdan hürriyeti sağlanmıştır.Bu mutabakatın uygulamada da korunduğunun en önemli delili ise, söz konusu azınlıkların yüzyıllara rağmen kendi dini, milli, ırki ve kültürel yapılarını sürdürebilmiş olmalarıdır.
> Bu değerlendirme ve tespitten sonra sözlerimi şöyle noktalamak istiyorum:Osmanlı Devleti, insani değerler uğruna kendisini feda edebilmiş olan gerçek bir siyasi birlik olarak tarihteki şerefli yerini almıştır.Söz konusu unsurlardan da kendilerinin varlıklarını garanti etmiş olmasının küçük bir bedeli olarak sadece minnet borçlarını ifade etmelerini bir insanlık aracı olarak beklemektedir.
> Uzman İrfan PURTUL