Eğitim Portalı
Emepya Eğitim Metodları Proje Yarışması
Son Eklenen Dosyalar
Fotoğraf Galerisi
Bilim ve İlahiyat Nobeli Bir Arada
Bilim ve İlahiyat Nobeli Bir Arada

Bilim ve İlahiyat Nobeli Bir Arada

Bilim ve İlahiyat Nobeli Bir Arada:Charles H. Townes-Mustafa TABANLI

 

Amerika’nın sayılı zenginlerinden John Templeton, 1970’li yıllarda şöyle düşünmüştü: “Gıda sektöründeki araştırmalar ile Amerika’daki tarım üretimi 100 kat arttı. Ulaşım sektöründeki gelişmeler seyahatleri 100 kat artırdı. Sağlık alanındaki buluşlarla vücudumuz hakkındaki bilgiler yüzlerce kat arttı. Elektronik ve bilgisayar alanındaki gelişmeler, eldeki bilgi miktarını binlerce kat artırdı. Kâinatta bilinen yıldız miktarı milyonla ölçülebilirken, son iki yüzyılda 100 milyar kere 100 milyar yıldız bulundu. Peki dünyada yapılan bu kadar araştırmanın onda biri, mânevîyat konusunda yapılsa, acaba faydası bunlardan daha mı az olur? Mânevîyat konusunda bilgimizin yüz kat artması için neler yapmalıyız?”

Templeton, 1972’de dinin modern toplumda gelişmesi için, kendi ismiyle bir vakıf kurarak hizmetlerini başlattı. Kurduğu şirketlerdeki bütün hisselerini 1992’de satarak, bütün servetini, mânevîyat temelli insanî değerlerin ortaya çıkması ve gelişmesi çalışmalarına adadı. Vakıf tarafından düzenli olarak verilen Templeton Mükâfatı, din ve bilim arasındaki bağlantıları, eserleri ve davranışlarıyla ortaya koyan, hayattaki dindar bilim adamlarına veriliyor. Hedef, her dinin zenginliğinden istifade etmenin yanında, bilim ve din arasındaki birlikteliği ortaya çıkaran farklı yaklaşımları desteklemektir. 2004 yılının Templeton Mükâfatı Charles Hard Townes’a verildi. Lazer’in mûcidi ve fizik alanında 1964 yılı Nobel Ödülü’nün sahibi Charles Townes, 2004 yılında, ilâhiyat bilimlerinin Nobel’i sayılabilecek Templeton Mükâfatı’nı aldı. Aşağıda Dr.Townes’in ödül töreninde yaptığı konuşmanın Türkçesi verilmektedir (9 Mart 2005).

“Yaptığım çalışmalarla hayatın mânâsı ve mâneviyat gibi kritik öneme sahip alanlara katkıda bulunduğumun düşünülmesinden mahcubiyet duydum. Beni bu mükâfatla şereflendiren Templeton Vakfı’na teşekkür ediyorum. Özellikle de din ve mânevîyatın daha iyi anlaşılmasına, bilim ve din adamları arasında açık ve üretici bir diyalog atmosferinin oluşmasına katkılarından dolayı, John Templeton’a teşekkür ediyorum. ‘Kâinatın ve hayatın mânâsı nedir?’ sorusundan daha önemli ve daha temel bir soru düşünemiyorum. John, kurduğu vakfın faaliyetleri ve koyduğu mükâfatlarla, bu soruların, her yıl gündeme taşınmasına hayatın mânâsının araştırılmasına vesile olmaktadır.

Bilim ve dinin diyaloğu çok eski zamanlara uzanır. Ancak benim gençlik yıllarımda bu diyalog sağlıksızdı. Akademik kariyerimi yaptığım yıllarda üniversite çevrelerinde din ve mânevîyat konularının konuşulmasına bir antipati vardı. Bu çevrelerde ‘bir kişinin aynı zamanda hem bilim adamı, hem de dindâr olamayacağı’ genel kabul görmüş bir düşünceydi. Meselâ Kalifornia Teknoloji Enstitüsü’nde (CALTECH) lisansüstü öğretimim sırasında yaptığım araştırmaları yönlendiren danışman hocam, dinî eğilimlerimden ötürü çok üzerime gelmiştir. Ben ise hayatımın her döneminde din ve bilim arasında bir bağın olduğuna ve bunların açık ve dürüst bir şekilde konuşulması gerektiğine inanmışımdır. 1960’larda Columbia Üniversitesi’ndeyken kiliseye devam eden sayılı bilim adamlarından biriydim. Kilise cemaatinden bir grup, din ve bilim konusunda çevre kiliselerde bir konuşma yapmamı istedi. Bu konuşmayı, IBM’in çıkarttığı Think (Düşün) dergisinin editörü de dinlemiş. Editör telefonla beni arayarak, bu konuşmayı dergisinde yayımlamak istediğini söyledi. Makalenin Think (Düşün) dergisinde yayımlanmasından kısa süre sonra da, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MİT) ‘Mezunlar Derneği’ benimle aynı konuda konuşma yapmam ve dergilerine makale yazmam için irtibat kurdu. Bu müspet geri bildirimler, beni din ve bilim konularında daha fazla konferans vermeye, araştırma ve yayın yapmaya teşvik etti.

1970’li yıllarda Templeton Vakfı, dinin daha iyi anlaşılması için yapıcı ve üretici diyalog faaliyetlerine başladı. Bugün hem bilim dünyasında, hem de toplumda, din ve bilim konuları açıklıkla tartışabiliyorsa, bunda Templeton Vakfı’nın katkıları çok fazladır.

Bilim ve din görünüşte birbirinden çok farklı sahalar olduğu intibaını verseler de, inancıma göre, aralarında pek çok ortak nokta bulunmakta ve birbirlerine sürekli olumlu yönde tesir etmektedirler. Bilim; varlıkların, hâdiselerin ve insanın mahiyetini araştırır. Din ise, kâinat ve insanın mânâsının, gâyesinin ne olduğunu anlamaya çalışır. Eğer içinde yaşadığımız kâinatın bir mânâsı ve gâyesi varsa, bunun işaretlerini kâinatın ve insanın yapısında, işleyişinde görebilmeliyiz. Bilim de araştırmalarıyla bu işaretleri ortaya koymalıdır. Aynı şekilde ‘bilimsel bilgiyi’ ve ‘dinî bilgiyi’ üretirken, beş duyu ve sezgi yoluyla gözlem, deney, mantık, delil, ön kabuller, aksiyomlar, altıncı his ve inanç gibi bütün insanî fakültelerimizi kullanırız. Felsefe-bilim geleneğinden gelen bir bilim insanı, ilmî araştırma metodunu ‘hakikate ulaşmak için her ne pahasına olursa olsun delicesine çalışmak’ diye tarif etmişti. Bence aynı şey, mânevî hakikatleri araştıran ilâhiyat (din) bilimleri için de geçerli.

Felsefe ve dinde olduğu gibi, bilimin de temel kabullenmeleri, varsayımları ve inançları içine aldığını, birçok insan genelde gözden kaçırmakta; ‘Hiçbir şey mutlak olarak ispatlanamaz.’ hakikatini göz ardı etmektedir. Meselâ matematikçi Gödel bir şeyi ispatlamak için birtakım kabullenmelerin, faraziyelerin gerekliliğini, fakat bu faraziyelerin kendi içerisinde tutarlı olduklarını ispat edemeyeceğimizi gösterdi. Dolayısıyla bize düşen, en iyi varsayımları(aksiyomları) yapmak ve bunlara inanmaktır. Sadece, aksiyomlara dayalı teoremler geliştirerek onları ispat edecek gözlem ve deneyler yapabiliriz. Bilim ve dinde hârikulâde tespitler, açıklamalar, buluşlar, tutarlı varsayımlar, aksiyomlar, sezgiye, inanca ve mantığa dayalı akıl yürütmeler; dikkatli gözlem, deney ve tecrübeler ile elde edilir.

Bilim her ne kadar muazzam başarılar kazanmışsa da, esrarengiz ama bir o kadar da girift konular hâlâ çözülmeyi beklemektedir. Kâinattaki maddenin yalnızca yüzde beşinin mahiyetini biliyoruz. Kozmolojiye göre var olduğu kesin olan yüzde 95’lik bu maddenin mahiyetinin ne olduğunu merak ediyoruz. Gaz değil, yıldız değil, ışık da değil, peki bu madde nedir?

Fizik kanunlarının sâbit olduğunu farz edip buna inanıyoruz. Peki bu kanunlar bir anda değişmeye başlayabilir mi? Başlayamazsa neden? Kuantum mekaniği ve izafiyet teorisi; ikisi de hârikulâde ve bize çok şey anlatıyor. Fakat birbiriyle uyumlu değiller. Gözden kaçırdığımız nokta nedir?

İnsan iradesi ayrı bir muamma. Mekanistik ve deterministik yönü ağır basan günümüz biliminin kabullenme ve tespitlerine göre insan iradesi olmamalı, fakat biz biliyoruz ki var. Diğer bir soru, şuurun varlığı ve mâhiyeti. Seçim yaptığımızı hissediyoruz ve şuurun ne olduğu hakkında genel bir kanaatimiz var. Fakat modern bilimlerin paradigmalarına göre bilimin çözüm olarak teklif ettiği kavram ve açıklamalar, insanî ve vicdanî duyuş, seziş mantığımıza tam oturmuyor. Acaba ileride yeni keşifler, yeni yorumlar mı yapılacak; yoksa bazı şeylerin mâhiyetini hiçbir zaman bilemeyecek miyiz?

Bilim adamları kâinatın ne kadar hassas dengeler üzerinde ve hususi olduğunu, daha yeni anladılar. Bu dengeler korunduğu için, hususi özelliklerle donatılmış bu gezegende varlığımızı sürdürebilmemiz mümkün hâle geliyor. Sürekli merak ediyoruz neden? Eğer elektromanyetik ve nükleer kuvvetler arasındaki münasebet, hâlihazırdaki şekliyle olmasaydı, karbon, azot, oksijen gibi canlılar için zaruri elementler, sebepler plânında vücud bulamazdı; eğer gravitasyon kuvveti ile nükleer kuvvetler birbirlerine bu kadar yakın olmasaydı, mevcut kanunlar ışığında, yıldızların ısı üretmesi, sürekli ve kararlı bir enerji kaynağı olması mümkün olmazdı.

Fizik kanunları neden bu kadar hususi bir mâhiyette yaratılmıştır? Bunun rastlantı olduğunu varsayabiliriz; fakat bu, matematikî ihtimaliyat hesapları açısından hiç mâkûl gözükmemekte. Bir başka ihtimal ise, neredeyse sonsuz sayıda kendi kanunları olan kâinatların eş zamanlı var olduğudur. Var olan kâinatlar içerisinde de sadece içinde yaşadığımız kâinatın bize en uygun olduğudur. Öncelikle bu eş zamanlı kâinatların varlığı ihtimalinin doğruluk ve yanlışlığını test etmeye imkân yok. Olsaydı bile fizik kanunlarının her bir kâinatta farklı olmasının hiçbir mantıkî izahını yapamayız.

Bilim her geçen gün yaptığı yeni tespitlerle ‘kâinatın ve bizlerin ne kadar hususi bir şekilde hassas dengeler üzerinde yaratıldığımızı’ göstermekte. Kâinatın ve insanın tesadüfen kendiliğinden ortaya çıktığını söyleyen aksi görüşü ispat etme, giderek imkânsız hâle gelmektedir. Bu da, kâinatın ve insanın bir plânın neticesi var olduğu gerçeğini daha mânâlı ve mantıklı hâle getirmektedir. Burada özetlemeye çalıştığım bilimdeki son gelişmeler ve cevabı aranan sorular, bilim ve dinin birbiriyle ortak çalışma alanlarına sahip olduklarını gösteren birer örnektir. Yaratılış konusunda şüpheci ve agnostik (bilinemezcilik) bir tutum içinde olan İngiliz fizikçi Fred Hoyle, nükleer kuvvetler ile kimyevî elementler arasındaki hassas ve gizli bağlantıyı bulduktan sonra; ‘İnsanın kendi kendine bu karbon atomu süper bir ilim ve hesap ile tasarlanmıştır diyesi geliyor. Verilerin sağduyulu analizi bir süper ilim ve hesabın fiziği ayarladığını ve tabiatta kör kuvvetlerden bahsedilemiyeceğini gösteriyor.’ demek zorunda kalmıştır.

Yaşadığımız sürece ‘Kâinat ve hayatın yaratılış gâyesi nedir? Bizim bu mânâ ve gâye doğrultusunda neler yapmamız gerekmektedir?’ sorularına daha çok dikkat etmeli, üzerinde düşünmeli ve bunların cevabını bulmaya çalışmalıyız. Bu sorulara cevap ararken, son derece açık görüşlü olmalıyız. Şu andaki bilgilerimiz gerçeğin önemli bir parçasıdır; ama tamamı değildir. Klâsik mekanik ve Newton prensiplerinin kuantum mekaniğiyle değişikliğe uğradığı gibi, bugünkü bilimin paradigmaları da yeni tespitler ışığında değişebilmelidir. Ancak bu değişme, eskinin tamamen yanlış olduğu mânâsına gelmeyecek, eksik yönlerinin tamamlanmasına yönelik olacaktır. Nasıl ki klâsik mekanik, gündelik gerçeğe hâlâ çok yakın ve birçok sistem ve problemde kullanılmaya devam ediliyorsa; benzer şekilde, bilimin ortaya koyduğu bugünkü kâinat ve insan anlayışı da her zaman için önemini koruyacak, ancak sınırlılığı ve eksik yönleri zaman ilerledikçe fark edilecektir. Bilimlerde ilerlemeler arttıkça, hayat ve varlığa daha sistemci bakabilme imkânına kavuşacağız.

Templeton Vakfı, bilim ve din arasındaki diyaloğun geliştirilmesi için, yeni fikir ve gayretlerin doğmasıyla ilgili çok önemli proje ve tartışmalar başlatmıştır. Bundan dolayı onlara minnet borçluyuz. İnanıyorum ki bilim ve din arasındaki karşılıklı fikir alışverişinin boyutları, din-bilim diyaloğunun fert ve toplum hayatına yaptığı katkılara dâir anlayışlarımız zamanla daha da gelişecektir.”

Netice

Geleceğin bilim ve fikir adamlarının nasıl olması gerektiğine dâir Batı dünyasından örnek bir şahsiyet olan Charles Townes, bilim dünyasının dine en kapalı olduğu zamanlarda, inancını her fırsatta ifade etmekten çekinmemiş ve bilimi, yaptığı buluşlarla en üst seviyede temsil etmiştir.

Aklın ilimle, vicdanın da dinle aydınlanmasından doğacak sinerjiyle hak ve hakikatın seviyeli temsilinin kolaylaşacağına inanan Müslümanlar için, C. Townes gibi dindar bilim insanları, hem dinin ve inancın yenilmez gücünü gösteriyor, hem de genç araştırmacıların aşk ve şevkini artırıyor. “Varlığı tam kavrayabilmek için hem tasavvufî düşünce, hem ilmî araştırma çifte usulünü kabul etmeliyiz.” ifadeleriyle bizlere yol gösteren İslâm büyüklerinin sözlerine kulak veren genç nesillerin de gelecekte aynı hakikati, bizim dünyamızda da farklı üslûplarla temsil edeceklerine inanıyoruz.


Tarih:01.07.2010 17:31:45 Kez okundu.165


Bookmark and Share Diğer Makaleler

Dizin1
Dizin1
Dizin1
Eğitim Portalı Eğitim  Portalı Samanyolu Eğitim Kurumları Samanyolu Eğitim Kurumları & Atlantik Eğitim Kurumları Atlantik Eğitim Kurumları nın Katkılarıyla Yayınlanmaktadır.
Güncel Haberler