Eğitim Portalı
Emepya Eğitim Metodları Proje Yarışması
Son Eklenen Dosyalar
Fotoğraf Galerisi
Fatih Sultan Mehmed
Fatih Sultan Mehmed

Fatih Sultan Mehmed

Fatih Sultan Mehmed

 

 

Bin yıllık Konstantiniyye'nin fethini, diğer adıyla Feth-i Mübin'i gerçekleştirmesiyle adını tarih sayfalarına altın harflerle yazdıranlardandır Fatih Sultan Mehmet... Aslında tahtta kaldığı süre içerisinde onun yaptığı bütün savaşları, zaferleri tek tek ele alırsak, görürüz ki hepsi de bir döneme ışık tutmaya yetecek nitelikteler... Fakat ''mübarek fetih'' öylesine göz kamaştırıcıdır ki, bütün diğer zaferleri gölgede bırakmaktadır.

Fatih, bir miğferi koruduğu başla beraber ikiye bölecek kadar kol kuvvetine sahip olduğu gibi, dağ tepelerinde 13 kantar atacak top döktürebilecek, karadan 70 kadar gemiyi yürütme kudreti gösterecek, en sıkışık anlarda savaş alanında yağlı paçavralı mermiyi icat edecek kadar buluşçu, 30 yıl kılıcı mermiyi bırakmadan idare ettiği orduya mağlubiyet yüzü göstermeyecek kadar askerlik hünerine sahip, hiç denizciliği olmayan bir milleti birkaç yıl içinde dünyanın en büyük deniz gücüne sahip kılacak kadar muktedir, bir devletin her ihtiyacına yetecek kanunlar vazedecek kadar görüş, seziş ve idare gücü olan bir devlet adamıydı; bütün dünyada gelmiş geçmiş hükümdarlarla kıyas kabul etmeyecek bir varlıktı.

Peki böylesine derin bir ruh insanını, böylesine her yönden bir derya olan padişahı yetiştiren unsurlar nelerdir acaba? Bu büyük insanın ortaya çıkmasında Allah vergisi dehası ve kabiliyetlerinin yanı sıra, annesi Huma Hatun, babası II. Murat ve hocalarının da kattığı değerler var elbette. Henüz çok küçük yaşta iken çevresi tarafından hep kulağına fısıldanan fetih menkıbeleri, dinlediği Fethi Mübin ninnileri, körpe dimağına, ruhuna nakşedilecek, ileride büyük bir Konstantiniyye sevdası olarak meyvesini verecekti.

Şehzadenin annesi Huma Hatun da babası II. Murat da tam bir şehzadeye yakışır şekilde onunla ilgilenmişler, gerektiğinde otorite kurarak şefkat-otorite dengesini sağlayabilmişlerdir. Şehzade çok küçük yaşta babasıyla birlikte, II.Murat'ın müdavimi olduğu ilim meclislerine katılmıştır. Karakterine işleyen buluşçuluğun tohumlarının bu meclislerde atıldığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Ayrıca yedi yaşına geldiğinde, şehzade pek çok dil bilmekteydi.

İlme olan bağlılığının, Konstantiniyye sevdasının yanı sıra onu aynı zamanda bir manevi insan yapan, hocası Ak Şemseddin'di. Ak Şemseddin, öylesine büyük bir alimdi ki, diğer tüm alimler Fatih'in karşısında erirken, Fatih, hocası Ak Şemseddin'in karşısında eriyordu. İlay-ı kelimetullah aşkını, peygamber sevgisini, padişah olmasına rağmen aşkını, hasretini Fatih'e aşılayan mübarek insandı Ak Şemseddin. Fatih'le hocasının münasebetleri öylesine yürektendi ki, bir öğrenci-hoca münasebetinin çok ötesinde bir baba-oğul münasebeti gibiydi. Fatih ve Ak Şemseddin, uzun ilay-ı kelimetullah yolunda, Feth-i mübin kalesine doğru omuz omuza yürüyen iki gönül insanıydı. Fatih en ufak bir tereddüde düştüğü anlarda hocası hep onun yanında olmuş ona destek vermiştir.

Genç şehzade Konstantiniyye'yi fethetmeyi çok istiyordu. Acaba Konstantiniyye'yi fethedebilecek miydi? Bu düşünce ile nefes alıp veriyordu. Bir gün bu tereddüdünü hocasına açar, Ak Şemseddin ona şöyle der:

''Tasa etme Konstantiniyye'ye alacaksın.'' Hocası boş söz söylemez, olmayacak şeylere bel bağlamazdı. İşte bu sesti, en olumsuz anlarda Fatih'in kulaklarında yankılanıp da onu ümitsizliğe düşmekten kurtaran...

Genç şehzade 19 yaşındaydı. Babası II. Murat'ın vefatıyla ikinci kez tahta geçmişti. II. Mehmet. Ve işte artık padişahtı. Osmanlı'nın altın devri başlıyordu. Artık Konstantiniyye onu bekliyordu.



FETH-İ MÜBİN


Tahta geçer geçmez hiç vakit kaybetmeden hazırlıklara girişmişti genç padişah... Evet Konstantiniyye'yi almayı çok istiyordu, çünkü o bir Peygamber müjdesi, Peygamber vediasıydı. Öncesinde Osmanlı padişahları tarafından tam altı kez kuşatılmış ama alınamamıştı. Konstantiniyye'yi fethetmek, peygamberin övdüğü komutan olabilmek arzusu her padişahın yüreğinde alev alev yanmaktaydı. Fakat nasip Fatih Sultan Mehmet Han'aydı. İşte şimdi o da efendisinin müjdesine mahzar olabilmek için ilerliyordu. Kulağında hocası Ak Şemseddin'in sesi: Tasa etme, Konstantiniyye'yi alacaksın! Yüreğinde Peygamberine olan derin aşkı... Bu derin vecd ile yüz senelik hazırlığı iki seneye sığdırdı. Artık Konstantiniyye onu bekliyordu. Öncelikle şehrin haritasını çıkardı ve günler geceler boyu çalışarak bunu beynine nakşetti. Artık Konstantiniyye'yi en az bir Bizanslı kadar iyi biliyordu. Fakat hiçbir Bizanslının anlayamayacağı kadar seviyordu. Bizans içten çürümüş bir ceviz gibiydi. Fakat kabukları hala çok sağlamdı. Şehre girebilmek için önce bu sağlam kabukları delmek gerekiyordu. Fakat Konstantiniyye'nin surlarını yıkmak için, varolan teknikler yeterli değildi. Ancak genç padişah, hedefine ulaşmayı çok istiyor; öyle ki her zorluğun üstesinden geliyor, adeta engel tanımıyordu. Ve bu hızla, surların kağıt gibi devrilmesini sağlamak için korkunç cesamette top planları çizdi. Hemen planlarını çizdiği topları döktürmek ve denemek için çalışmalara girişti. Toplar Edirne'de Macar asıllı Urban Usta'nın denetiminde döküldü. Şimdi geriye tek bir şey kalmıştı; 12 kantar ağırlığındaki mermer gülleleri bir mil mesafeye atan bu muazzam şahî toplarını denemek. Hemen Edirne halkına haber verilmek üzere adamlar görevlendirildi. Ve Fatih'in dehayla cilalanmış üstün zekasının ürünü olan şahî top ilk atışını yaptı. Konstantiniyye surlarını delip-geçmek istercesine havayı yararak ilerleyen gülle, tüm Edirne'yi zelzele olmuşcasına sarstı; ta bir uçtaki evlerin camları kırıldı. Hatta önceden haber verilmiş olmasına rağmen bazı gebe kadınların korkudan düşük yaptığı bile oldu. Güllenin kendisi henüz Konstantiniyye'ye ulaşamamış olsa da, Bizans casuslarıyla haberi ulaştırıldı. Olanları dinleyen Bizans İmparatoru ürperdi. Evet tek güvencesi surlardı. Onlarda bu toplar karşısında yıkılacaklar mıydı?

Konstantiniyye kuşatması öylesine mükemmel ve profesyonel olmalıydı ki, hiçbir açık kapı bırakılmamalıuydı. Konstantiniyye ya alınacaktı yada alınacaktı. Şahî toplarının yanı sıra iyi bir plan da gerekiyordu. Bir kere Bizans'ın dış dünyayla olan bağlantısı kesilmeliydi. Bunu sağlamak için çok önceden Yıldırım Bayezid tarafından Anadolu Hisarı yaptırılmıştı. Ancak bu yeterli değildi. Bunun üzerine genç padişah yeni bir hisar yapılmasını istedi. Böylece Bizans'a dışarıdan kuş uçurtulmayacaktı. Bu hisarın adı da Boğazkesen Hisarı olacaktı. Hemen çalışmalara başlandı. Üç ay gibi kısa bir sürede de bitti. Boğazkesen Hisarı yalnız birkaç kişinin yada sadece padişahın değil bir milletin amacına -ilay-ı kelimetullah- olan bağlılığının, Feth-i Mübin'e olan inancının, aşkının bir simgesidir. Belki de dünyanın hiçbir yerinde hiçbir eser yoktur ki, hem bu kadar kısa sürede bitirilmiş olsun hem de her bakımdan bir şaheser niteliğinde olsun. Evet, Boğazkesen Hisarı korkunun değil, cesaretin, birliğin sembolüydü.

Son olarak Konstantiniyye'yi denizden kuşatmak için güçlü bir donanma gerekliydi. Bunun için Fatih 400 parçalık bir donanma hazırlattı. Ayrıca diğer devletlerle, savaş sırasında herhangi bir tehdit olmaması için antlaşmalar imzaladı.

Tüm bu hazırlıklar yapılırken Bizans İmparatoru da haberleri alıyor ve her seferinde korkusu biraz daha büyüyordu. 1000 yıllık Bizans İmparatorluğunun sonu mu gelmişti? Bir yanda imparator korku içinde ne yapacağını bilemez durumda iken, diğer yanda ne yapacağını çok iyi bilen Fatih Sultan Mehmed ve ordusu vardı. Her geçen gün hedeflerine biraz daha yaklaşıyorlardı. Osmanlı ordusunun adımlarını hissedebiliyordu imparator. Ama yapacak bir şey yoktu. Haksızlığın, adaletsizliğin, dalaveranın kol gezdiği, dinsel çatışmaların hiç son bulmadığı, bölünüp parçalanmış bir millet ve bu milletin, sadece kendi zevk ve sefasını düşünen imparatoru, bütün binaların adalet üzerine kurulduğu, padişahından neferine, işçisine kadar tüm yüreklerin aynı ve yüce bir maksat için attığı bir dünya medeniyeti karşısında ne yapabilirdi ki... Fakat yine de imparator bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüyordu. Yapacak hiçbir şeyi olmadığı için sadece bir takım şekli tedbirler aldı. Şehrin kara tarafı çifte duvarla çevrili, Marmara Denizi ve Haliç'e bakan kısmı ise tek duvarla çevriliydi. İmparator girişi engellemek için Haliç'in ağzına kat kat zincirler gerer. Ayrıca Marmara sahillerine 100'er ayaklık derinliğinde sahiller kazdırır. Ancak bu maddi boyutlu küçük tedbirler. Osmanlı ordusunun manevi silahının karşısında bir hiç hükmünde kalacaktır.



VE FETH-İ MÜBİN


Artık her şey hazırdı. Konstantiniyye ayaklarının altındaydı Fatih Sultan Mehmet'in... Hücuma geçmeden önce Bizans'a kan dökülmeden teslim olması için bir elçi gönderildi. Ancak imparator, Fatih'in de umduğu gibi bunu reddetti. Çünkü her zamanki gibi surlarına güveniyor, aldığı tedbirler sayesinde de Türklerin öncekilerde olduğu gibi Konstantiniyye'ye giremeyeceğini sanıyordu. Bunun üzerine hücum emrini almak üzere ordular Konstantiniyye önlerine geldiler. Şahi toplarının ağzı Konstantiniyye surlarına doğru çevriliydi. Ve herkes hücum emrini bekliyordu. Ve işte emir veriliyordu: Hücum!

Emrin verilmesiyle havayı yararcasına, topların canavar ağzından fırlayan gülleler ulaşıyordu surlara delip geçmek istercesine. Bu hücum çok güçlü olmalıydı. Tüm yürekler tek bir şey için çarpıyordu. Peygamber müjdesi... Konstantiniyye'yi fethedip mübarek emir, mübarek ordu, mübarek asker olabilmek için... Bir anda atmosfer değişiyor, etraf tekbir sesleriyle doluyordu. Yüreklerdeki derin imanın, derin vecdin sesiydi bu... Artık bu noktada sözcükler yetersiz kalır, kalem durur. Bu duyguyu, bu coşkuyu ancak yüreği bu aşkla çarpanlar anlayabilir. Şimdi lütfen bu tabloyu canlandırmaya çalışın, vezirlerden tutun, Fatih'in derin bir ruh insanı olan hocası Ak Şemseddin, Molla Gürani'ye kadar bütün alimler hiçbirisi de makam-mevkiye takılmadan ölüme koşuyorlar. Hepsi de yalınkılıç tek yürek olmuş, tekbir getirerek ilay-ı kelimetullah uğruna, en sevgilinin müjdesi uğruna Konstantiniyye için savaşıyorlar.

Bu sırada Bizans imparatoru, halkı birleştirmeyi başarmış, iki farklı kilise, farklı yerlerde halka konuşmalar yapmaya başlamıştır ve çatışma içinde olan kiliseler arasında rekabet başlamıştır. Yine imparator en sonunda asker de bulabilmiştir. Bizans askerleri, surların önünde savaşan Türk askerlerinin üzerine koca kazanlarla kızgın yağ dökmektedirler. Ama Türk askeri kızgın yağ ile yanıp kavrulma pahasına koşmakta, ileri atılmaktadır. Yeter ki mübarek amaca ulaşılsın yahut bu mübarek yolda şehit olunsun. Yüreklerde öylesine bir peygamber aşkı var ki, yeter ki onun bir tebessümünü görmek nasip olsun. Bir yandan Türk askerleri kara tarafından sağ, sol kanat ve merkezden olmak üzere Konstantiniyye'ye hücum ederken Osmanlı donanması da Haliç'e doğru ilerlemektedir. Ve işte Haliç'in ağzına gelinmiştir. Fakat o da ne! Haliç'in ağzı kat kat zincirlerle kapatılmıştı. Şimdi ne yapacaklardı? Haliç'e girmek zorunda, Konstantiniyye'yi her yerden kuşatmak zorundaydılar. Fatih Sultan Mehmet Han'ın gözleri alevdi. Savaş günlerdir sürüyordu. Fakat Bizans bir türlü yılmıyor, teslim olmaya yanaşmıyordu bile. Artık kızgın yağların yakıcılığı artmış, verilen kayıp çoğalmıştı. Savaşın en karanlık anında, bir anlık ümitsizlik oluştu. Yoksa, yoksa alamayacaklar mıydı? Feth-i mübin nasip olmayacak mıydı? Bu karanlık atmosfer içerisinde, Fatih'in gözü önünde birden bir ışık parladı. Evet bu bir ışıktı, ama çok değişikti, göz kamaştırıcıydı. Etrafı bir gül kokusu kapladı. O anda kulaklarında bir ses yankılandı.



TASA ETME, KONSTANTİNİYYE'Yİ ALACAKSIN!


Bu sesi çok iyi tanıyordu. Bu hocası Ak Şemseddin'in sesiydi. Ve biliyordu, efendisi buradaydı, görüyordu. Fatih'i ve ordusunu. Kokusunu duyuyordu efendisinin ve o güçle gözleri yeniden alev alev parladı. Ama bu az öncekinden farklıydı. Biu parlayış telaş değil, zafer parıltısıydı. Gemiler Haliç'e girecekti. Denizden olmazsa karadan, karadan da olmazsa havadan gidecekti ama Haliç'e girecekti. Hemen geceye kadar kızaklar hazırlanmasını emretti. Gece tüm sessizliğiyle çöktüğünde her şey hazırdı. Gemilerin yürütüleceği yolu ve gireceği yeri Fatih belirlemişti. Hemen kızaklar yağlandı ve 70 gemi karadan yağlı kızaklarla itilerek Haliç sularına indirildi. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte son gemide sulara indirildikten sonra her şey tamamdı. Savaş tekrar hazırlanıyordu. Haliç tarafından hücum beklemeyen Bizanslılar surlara ilk gelen gülleyle sarsıldılar. Artık Bizans'ın sonu gelmişti. Konstantiniyye her tarafından kuşatılmıştı.

Savaşın 53. günü 29 Mayıs Salı sabahı en sonunda Rum çelengi düşmüş Osmanlı sancağı Konstantiniyye surlarına dikilmiştir. İşte Osmanlı sancağı Konstantiniyye surlarına dikilmiştir. İşte Osmanlı ordusu 1125 yıllık bizansı yenmiş tarihe gömmüştür. Zafer en sonunda kazanılmıştır. Bu fetih öylesine mükemmel, öylesine dahice olmuştur ki yalnız Bizans ta değil tüm Avrupa'da derin izler bırakmış, yeniçağın kapılarını aralamıştır. Ve mübarek emir ordusuyla birlikte hemen Ayasofya'nın yolunu tutmuştur. Bizans halkı ise, Osmanlı adaleti, hoşgörüsü topraklarına geldiği için huzurludur. Sultan ve ordusunu alkışlarla karşılamıştır.

Ayasofya'yı gezen Fatih, buranın Cuma gününe kadar hazırlanmasını istemiştir. Ve Cuma günü Ayasofya'da ilk Cuma namazı kılınmıştır.

Her seferinde olduğu gibi İstanbul'u da Osmanlı, asıl manevi olarak fethetmiştir. Osmanlının o derin, zengin kültür dokusuyla, değerleriyle kısa sürede nakış nakış işlenmiş, adeta yeniden inşa edilmiştir İstanbul. Kısa sürede camiler, medreseler her bir yanda inşa edilmiş, bu şehrin atmosferi değiştirilmiştir. Ve İstanbul fethedildiği günden Osmanlı'nın yıkılışına kadar başkent olarak kalmıştır. Haliyle, Osmanlı'dan kalan en güzel mimariler, camiler ve daha çok eser İstanbul'dadır.

Ancak bu mükemmel fetih yabancı devletler tarafından hiçbir zaman hazmedilememiş, kabullenilememiştir. Peki bugün biz bu zengin kültür mirasımıza, değerlerimize, büyük emanetlere ne kadar sahip çıkabiliyoruz? Bugün ne yazık ki bizler kendi özümüze, kültürel mirasımıza tamamen yabancı hale getirilmiş durumdayız.

Fatih Sultan Mehmed, Feth-i Mübin'in yanı sıra, 12'si Hıristiyan olmak üzere 17 devlet fethetmiştir. Bunlardan ikisi imparatorluk, altısı prenslik, dördü krallık, beşi dükalıktır. Ayrıca Fatih, hiç deniz hakimiyeti bulunmayan bir devleti, çok kısa bir süre içerisinde, güçlü bir donanmaya sahip kılmış, Karadeniz'in Türk hakimiyetine girmesini sağlamıştır.

Fatih, bilime ve sanata çok önem vermiştir. İstanbul'u bir dünya üniversitesi haline getirmiştir. Başta Sahn-ı Seman medreseleri olmak üzere bir çok medrese yaptırmıştır.

Fatih, her yönüyle tarihe iz bırakan eşi bulunmaz bir hükümdardır. Osmanlı'nın torunları olarak nice Fatih'ler yetiştirmek ümidiyle...


  Cansu Soylu


 

Eğitim Portalımızda yayınlanan tüm yazıların telif hakları ve doğabilecek sorumluluklar yazıyı yazan kişiye aittir.

Tarih:10.07.2010 17:22:55 Kez okundu.433


Bookmark and Share Diğer Tarih Sayfaları Arşiv

Dizin1
Dizin1
Dizin1
Eğitim Portalı Eğitim  Portalı Samanyolu Eğitim Kurumları Samanyolu Eğitim Kurumları & Atlantik Eğitim Kurumları Atlantik Eğitim Kurumları nın Katkılarıyla Yayınlanmaktadır.
Güncel Haberler