Mehmet (1. Bölüm)
Uzun zaman önce... Osmanlı İmparatorluğu en görkemli yıllarını yaşarken... Sultan Yavuz Selim ülkesine avuç avuç toprak katarken... Bir yiğit varmış. Öyle ata binermiş ki, görenler onu uçuyor zannederlermiş. Öyle kılıç sallarmış ki, karşısındaki anlamadan adamı iki parça edermiş. Nerde bir zulüm var, orada bitermiş. Nerde bir haksızlık var, oraya koşarmış. Hele bir de kapkara gözleriyle bakışı varmış ki, görenlerin yüreklerine kadar işlermiş. İnancıyla kainata meydan okuyabilecek kadar cesurmuş. Adı ise...
-Mehmet! Dur hele bekle beni!
İki genç atlarını çatlatırcasına koşturmaktaydı. Önde giden at bembeyazdı ve upuzun yelesi vardı.
-Demedim mi sana Tan'ımı geçemezsin diye!
Mehmet Tan'ı durdurup indi. Uzun boyu hemen göze çarpıyordu. Simsiyah dalgalı saçlarını kalın bir iple zaptetmişti.
-Heyt benim yiğit Tan'ım.Yine uçtun rüzgar gibi...
Bu arada Ali atından inip arkadaşının yanına geldi. Keskin rüzgar yüzünü ve ellerini soğutup kurutmuştu. Durup soluklandı.
Mehmet de Ali de Malatya'nın Kurşunlu köyündendi. Çocukluktan beri arkadaştılar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmez, tek vücutta iki ruh gibi hareket eder, düşünürlerdi. Ali’nin babası, Kurşunlu köyünün ağasıydı. İki, üç güne kadar Ali'nin düğünü vardı. İki genç bu heyecanla oldukları yerde duramaz olmuş, dağlarda deli gibi at sürüp av avlamışlardı. Ali'ye, Gülizar'ı alacaklardı. İnce ruhlu, becerikli ve güzel gözlü Gülizar'a gönlünü kaptıran Ali, babasına istetmişti kızı. Şimdi ise ağa oğluna yaraşır bir düğün için tüm köy seferber olmuş, hazırlık yapıyordu.
-Daha dolaşalım mı? Akşama kadar daha var.
-Yok Ali,yeter. Bekir ağa kızar öbür türlü. Dönmeli... Ama sadece sen. Benim kalasım var daha.
-Yine heyheylerin üstünde...?
-Bilirsin beni kendin gibi. Bir karabasan gelir de çöker üstüme zaman zaman.Yine öyle günlerdeyim...
Mehmet uzaklara dalıp gitti. Onun böyle zamanlarda ne düşündüğünü Ali bile bilemezdi. Tek ilacı yalnızlıktı.
-Öyleyse gece kalma. Karabasanını at üstünden, öyle gel. Düğünümde surat asasın istemem.
Ali atına atlayıp dehledi. Mehmet bir süre onun arkasına baktıktan sonra, sırtını Tan'a verip çimlere oturdu.
-Bu günlerde garip bir his var içimde Tan... İçim içime sığmaz oldu. Bağırıp koşmak, aynı zamanda da ağlamak geliyor içimden. Bir şeyler olacak gibi de... Hayırlısı bakalım.
Tan burnuyla Mehmet'in omzuna dokundu. Tan, Mehmet'i anlardı. Ne de olsa Mehmet büyütmüştü Tan'ı yavrudan.
Bir zaman sonra Mehmet derin düşüncelerinden sıyrılıp atlandı. Anası merak ederdi yoksa...
*****
Kurşunlu köyü neşeli seslerle çınlıyordu. Genç kızlar utanaraktan tabak taşıyor, delikanlılar kendilerine büyümüş havası vererekten ciddiyet içinde aralarında sohbet ediyorlardı. Köyün büyükleri sofra başında idi. En başta Bekir ağa ve hanımı Hatice vardı.
Hatice hanım eşinin gözlerine bakıp konuşma izni istedi. Bekir ağa gülümsedi.
- Ağalarım, bacılarım, çağalarım (çocuklarım). Üçüncü oğlum olan Ali büyüdü delikanlı oldu. Güzel gözlü Gülizar'a gönül kaptırdı. Varıp ağa babasına anlattı. Ağa babası uygun bulup Gülizar'ı istedi. Gülizar'ın babası da uygun buldu.
Bugün ise Allah'ın izniyle karı koca olacaklar.
Hatice hanım gözüyle işaret edince Gülizar ile Ali öne çıktılar. Gülizar rengarenk işlenmiş düğün elbisesiyle, başındaki altınları şıngırdataraktan öne çıktı. Gözleri yerdeydi. Heyecandan titriyordu. Ali de tertemiz giyinmiş bıyıklarını düzelttirmişti. Heyecanından kıpkırmızıydı.
Hatice hanım ikisini de alnından öpüp bağrına bastı. Sıra Bekir ağada idi. Elini öne uzattı. Ali elini babasınınkinin üzerine koydu. Gülizar nefesini tutup elini Ali'ninkinin üzerine bıraktı.
-Allah’ın izniyle bundan sonra karı kocasınız. Mutlu olun inşallah!
Kurşunlu köyünün adetlerine göre yapılan merasimden sonra mevlit okundu, yemekler yenildi. Herkesin keyfi yerindeydi.
Mehmet arkadaşını ilk kutlayan oldu.
-Darısı senin başına Mehmet. Seni ben everirim artık.
Ali heyecanından Mehmet'e şakalar yapıp duruyor, hiçbir yeri görmüyordu.
-Hayırlısı be Ali, bana daha çoook var gibi... Hem benim gibi deliyi kim ne ede...
Sürekli gülümsemesine rağmen Mehmet çok huzursuzdu. Ali anlamasın diye neşeli davranıyordu ama bir şeylerin ters gittiğinden iyice emindi artık...
Bekir ağa;
-Geç oldu gayrı, biz yaşlılar artık çekilelim de meydan gençlere kalsın...
deyip de Hatice hanımla kalkacakları sırada kulakları sağır eden bir gürültü koptu!
Bekir ağa yerdeydi. Tam kalbinden kurşun yemişti. Hatice hanım feryadı bastı.
-Yiğitler, kılıçlanııın!!
-Atlara!
Mehmet ardında Ali ile rüzgar gibi koşup atlarına bindiler. Ateş, köyün sırtını dayadığı tepeden edilmişti. Yiğitler atlarını delicesine sürdüler. Gürültüler yeniden başladı ve bu sefer durmadı. Her bir tüfek sesiyle bir delikanlı yere serildi. Mehmet başı çekiyordu.
-Hayda bre!
Naralar ataraktan saldırdılar. Mehmet kime kılıç vurduğunu görmüyor, sadece delicesine dövüşüyordu. Her bir hamlede bir adam yıkılıyordu. Derken omzuna kurşun yedi, dengesi bozuldu. Biri onu attan aşağı çekip tepesine bindi. Kafasına tüfek kabzası çalıp Mehmet'i yere serdi. Gerisi karanlık, karanlık, karanlık...
*****
Kurşunlu köyünün yakınlarında Ermenilerin yaşadığı bir köy vardı. Kurşunlu ile bu köy ara sıra alışveriş yapar, onun dışında bir münasebetleri olmazdı.
Bir gün bu Ermeni köyünden bir genç Kurşunlu'dan bir kızı sevip almak istemişti. Türkleri tanımadan, dinlerini, törelerini bilmeden, heyecanıyla hareket etmiş ve geri alınamayacak şeyler yapmıştı. Bu olanlar ortaya çıkınca Kurşunluların aklı gitmiş, Ermeni köyüne baskın yapmışlardı. Zengin bir tüccar olan delikanlının babası da adam toplayıp Kurşunlu'nun üzerine salmıştı. Kan üstüne kan dökülmüş, can üstüne can alınmıştı. İki taraf da fırsat buldukça karşıya zarar vermeye çalışıyordu. Adam kaçırmalar, tarla yakmalar, yağmalamalar, tuzaklar artık alışılagelmiş şeyler olmuştu. Son zamanlarda taraflar durulmuş, olay yavaş yavaş kapanır gibi olmuştu ama... Anlaşılan Ermeniler hala kin tutmaktaydılar...
*****
Midesinde şiddetli bir bulantıya Mehmet gözlerini açtı. Nerede olduğunu anlayamadı ilkin. Sonra saldırıyı hatırlayıp fırlayacak gibi oldu, ama kıpırdayamadı. El ve ayakları sıkıca bağlanmıştı. Hücre gibi bir yere konulmuştu. İçerisi adam doluydu. Omzundaki kurşun yarasını hatırlayıp yüzünü ekşitti.
Başını döndürmeyi denedi, çıkaracak gibi oldu. Önüne bakınca Ali'yi gördü. Olduğu yerde yatmış, kıpırdamıyordu. Büyük bir kan lekesi bembeyaz gömleğine yayılmıştı. Mehmet sürünerek Ali'ye yaklaştı.
-Ali, kardaşım uyan. Nerdeyiz, neler oldu...?
Ali kıpırdamadı. Mehmet sağlam olan omzuyla Ali’yi dürtükledi.Ali gözlerini açmadı.
-Ali... Aliiiii!!! Uyan diyorum sana Ali uyansana!!... Allah'ım...
Ali uzun zaman uyanmamak üzere uyumuştu. Mehmet onu uyandıramazdı artık. Başını Ali'nin kanlı göğsüne dayayıp hıçkırmaya başladı. Hıçkıra hıçkıra kendinden geçti. İki saat boyunca baygın kaldı. Alnına değen elin hissiyle gözlerini açtı.
-Kıpırdama. Seni ölü sanıp attılar. Seni bağladı ben kaçmamak sen. Yardım etmek ister ben. Kurşun çıkardım, omuz sardım. Sus,sus gelir yoksa amcam.
Çat pat Türkçe'siyle hızlı hızlı konuşan, 15 yaşlarında bir Ermeni kızıydı. Yemyeşil gözlerini Mehmet'e dikmiş, elini Mehmet'in alnına koymuştu güven vermek istercesine.
Mehmet söyleyecek laf bulamadı. Hala şoktaydı. Sonra fark etti ki artık o hücre gibi yerde değildi. İnce bir hasırın üzerine boylu boyunca uzanmış, kafasını da sert bir yastığa dayamıştı. Zorlukla nefes alıp konuştu;
-Beni buraya sen mi getirdin...?
-Evet, getirdi ben. Ayakları tutup çekti ben. Diğer hepsi öldü. Kadınları aldılar. Çocuklar öldü. Yaşlılar öldü. Sen yaşıyor.
Kız yanındaki testiyi kaldırdı. Mehmet'in boynunu destekleyerekten su içirdi. Mehmet iki yudumdan fazla içemedi. Aklında Ali vardı. Kanlı gömleği gözünün önünden gitmiyordu. Kızın dediğine göre, anası babası da ölmüştü büyük ihtimal. İçinden sıcak bir şeyler gelip gözlerine dayandı. Dişlerini sıktı. Kız Mehmet'in yüz ifadesini görünce odadan çıktı.
Mehmet ellerini yüzüne kapatıp sessizce ağlamaya başladı. Hıçkırıklarını Ali'yle birlikteyken tüketmişti. Bu seferki ağlayışı öfkesindendi. Biraz sonra kendine gelip sakinleşti. Olanları düşündü. Ne yapacağını düşündü. Ali'nin yarıda kalan düğününü düşündü...
Kız tekrar geldiğinde Mehmet'i sessizce önüne bakar buldu. Mehmet'in yanına çömelip konuşmaya başladı.
-Adım Slorya. Ben küçükken ormanda peşime kurt takıldı. Ben kaçtı, çok korktu. O zaman bir Türk geldi, kurdu kovdu. Kurtardı beni. Türkleri sevmek sonra ben. Biraz konuşmak Türkçe. Anla beni?
Kızın samimi çabası Mehmet'i gülümsetti.
-Evet, anlıyorum. Anan baban yok mudur senin?
Dikkatle Mehmet'in sözlerini takip eden Slorya, ana baba kısmını duyunca yere indirdi gözlerini.
-Bir Türk babam öldürdü. Annem hasta oldu, öldü...
Mehmet çok şaşırdı. Babasının ölümü bir Türk'ün elinden olmasına rağmen, kendisini kurtaran kıza hayretle baktı.
-Neden beni kurtardın öyleyse? Babanı öldüren gibi, ben de bir Türküm.
Slorya gözlerini yerden kaldırıp Mehmet'inkilere dikti.
-Babam Türk’e kötü yaptı. Haksız yaptı. Türk onu öldürdü, haklı. Ama babam haksız! Çok üzüldü ben ama babam haksız!...
Nemlenen gözlerini tekrar yere indirdi. Mehmet kendini düşüncelere bırakmıştı. Bir yandan kızın kabullenişine imreniyor, bir yandan ailesini düşünüyordu.
Ta eski zamanlardan kalmış bir kan davası yüzünden tüm sevdiklerini kaybetmişti. Haksız yere. Ne yapmalıydı...
Ayağa kalkmaya çalıştı ve birden beynine kadar ulaşan bir sancı hissetti.
-Seni çekerken fark etti ben, ayağın kırılmış. Destek koydum, sardım. Sakın kalkma, çürür yoksa.
Mehmet sol bacağının tahtayla desteklenip iyice sarıldığını gördü. Bunun iyileşmesi günler alırdı. Sabır vermesi için Allah'a yalvardı.
-Sen burada durursa, ben bakar sana. Korkma, kimse söylemez ben. Sana zarar vermez ben. Seni kurtardı ben, çünkü rüya gördüm. Rüyada seni gördüm. İyi biri sen. İleride büyük biri olacak sen...
Kız bu söylediklerine yürekten inanıyor gibiydi. Mehmet artık şaşıramayacak durumdaydı. Slorya'nın sözleri ninni gibi geliyordu. Gözleri yeniden kapandı...
*****
Slorya'nın ana babası ölünce yaşlı amcası onu yanına alıp büyütmüştü. Zengin bir çiftçi olan amcası onun eğitimiyle ilgilenmiş, hiçbir şeyini eksik etmemişti. Slorya'nın Mehmet'i getirdiği yer, amcasının evindeki kullanılmayan bir odaydı.
Kız gece yarısından sonra köyün kuytu yerindeki büyük depoya gitmiş, tıpkı rüyasında gördüğü gibi bir sürü ölü adam bulmuştu. İçlerinden Mehmet'i hemen ayırt etmiş, yaşadığına emin olduktan sonra kaçmasın diye el ve ayaklarını bağlamıştı. Hızlı hareket etmek zorundaydı, ne de olsa cesetler hep burada duracak değildi. Biri onları götürmeden önce Mehmet'i buradan çıkarmalıydı. Slorya'nın aklına evdeki küçük boş oda geldi. Amcası kimseyi o odaya sokmaz, kendisi de girmezdi. Orada uğursuzluk olduğuna inanıyordu.
Slorya kararını verdikten sonra depoya döndü. Mehmet'i rahatça sürükleyebilmek için cesetleri nazikçe kenarlara itti. Mehmet baygındı, uzun süre de baygın kalacağa benziyordu. Gözyaşları toprak ve kanla kirlenmiş yüzünde kendine yol açmıştı. Saçları darmadağın olup ensesine yapışmıştı. Slorya’nın dikkatini Mehmet'in omzuna yayılmış kan lekesi çekti. Kız onun vurulduğunu anladı. Uflaya pufyala Mehmet'i ayaklarından çekerken elinin altında bir şişlik hissetti. Kırık ayak... Görünüşe göre Slorya'nın çok işi vardı. Kara kara düşünerekten Mehmet'i çekmeye devam etti...
Mehmet Slorya'nın amcasının evinde 3 hafta boyunca kaldı. Slorya Mehmet'in omzundaki kurşunu acemice çıkarmış, parçalanan eti sıkıca sarmıştı. Mehmet bağırmamak için yumruğunu sıkıca ısırıp kendini sıkmıştı. Kırık ayağı da hafiften karıncalanmaya başlamıştı. Bu, iyiye işaretti.
Slorya Mehmet'in varlığını kimseye hissettirmedi. Ama Mehmet'e her yemek götürüşünde biraz daha Türkçe öğrenebilmek için onu lafa tutuyordu. Mehmet kendine gelir gelmez kalkıp su istedi. Slorya testiyle su getirince doğrulup abdest almaya çalıştı. Slorya onun ne yapmaya çalıştığını anlamadan şaşkınca baktı. Slorya merakına yenildi.
-Ne yaptı sen?
-Abdest aldım. Şimdi de namaza duracağım.
-...Namaz...? Ne o?
-Allah’ıma şükürlerimi sunacağım. Bilmez misin,Yaratıcıyı?
-Ah, Tanrı diyor sen... Peki Allah ne?
-Bizim Yaratıcımız.Müslümanların inandığı Tanrı desem anlar mısın?
-Evet. Sen Müslüman. Türkler Müslüman. Müslüman güzel mi?
-Evet, Müslümanlık en güzelidir.
-O zaman Müslüman’ı anlat?
Mehmet gülümseyerek anlatmaya başladı. Slorya onu tüm dikkatiyle dinliyor, anlamadığını hemen soruyordu. Kız, duyduğu yeni şeyler karşısında hayrete düşüyor, saf bir sevinç duyuyordu.
Slorya'nın Türkçe'si gün geçtikçe ilerledi. Sevincini yaşlı amcasına belli etmemeye çalışıyor, içinden gelen gülümsemeyi bastırıyordu.
Mehmet yavaş yavaş iyileşip ayağa kalkabilir duruma geldiğinde, Slorya ona bundan sonra ne yapacağını sordu. Beş yüz kişiyi bulmayan köyünde artık kimse kalmamıştı. Kadınlar kaçırılmış, erkeklerse kalansız öldürülmüştü. Ve en kötüsü, kimsenin durumdan haberi yoktu. Mehmet tek başınaydı.
-Tekrar köyüne mi döneceksin? Orda kimse yok ki artık...
-Biliyorum. Ama artık burada duramam. Gitmeliyim...
-Nereye gideceksin ki? Daha yürüyemezsin bile.
-Allah bilir... Gideceğim yeri ben de bilmiyorum.
-Köyünüzden sağ kalan atlar buradadır. Tüccar Federico onlara el koydu. Senin bir atın var mıydı?
-Evet,vardı. Tan öyle bir attı ki, rüzgar gibi koşar, ne düşündüğümü anlardı. Bembeyazdı, uzun yelesi vardı. Şimdi nerede kim bilir...
-Onu bulursam, sevinir misin?
Mehmet şaşırarak kıza baktı.
Gecenin sessizliğini, atın sabırsız solukları bozuyordu. Slorya Tan'ı zar zor evin arka kapısına kadar getirmişti. Hayvan huylanıyor, bir türlü gelmiyordu. Slorya cebinden bir elma çıkarıp verince yatışır gibi olup, sonradan tekrar huysuzlanmıştı. Slorya atı bağlayıp Mehmet'i getirmeye gidecekti ki onu kapıda dururken buldu. Mehmet'i kokusundan tanıyan Tan şahlanıp ipten kurtuldu. Mehmet topallayaraktan Tan'a yaklaşıp sarıldı. At sahibinin üstünü başını kokluyor, kafasını göğsüne sürüyordu. Slorya manzarayı pek komik bularak gülmeye başladı.
-Onu buraya getirene kadar akla karayı seçtim biliyor musun?
-Sağ ol, çok sağ ol Slorya... Hey şey için. Yaptıklarının karşılığını asla ödeyemem.
Kız Mehmet'e yaklaşıp küçük bir bohça verdi. İçinde erzak, giyecek ve küçük bir hançer vardı. Mehmet başını kaldırınca kızla göz göze geldi.
-Ödeyeceksin. Çünkü bir gün geri geleceksin. Geri gelip beni buradan götüreceksin, bunu biliyorum. Rüyamda görmüştüm...
Slorya'nın gözleri nemliydi. Bakışlarını yere indirdi. Mehmet bir sıçrayışta atına atladı.
-Öyleyse hoşça kal, Slorya... Tekrar görüşmek üzere.
He-ya! Mehmet attığı narayı arkasında bırakarak koyu karanlığa karıştı. Slorya ardından bir süre baktı, gözlerini silip içeri girdi...
(I.bölümün sonu)
.
|
|
Aslınur Gülnaz Yalınkılıç |
Eğitim Portalımızda yayınlanan tüm yazıların telif hakları ve doğabilecek sorumluluklar yazıyı yazan kişiye aittir.