Eğitim Portalı
Emepya Eğitim Metodları Proje Yarışması
Son Eklenen Dosyalar
Fotoğraf Galerisi
Bizans Surlarında
Bizans Surlarında

Bizans Surlarında

Bizans Surlarında

 

 

Yine yağmur yağmıştı. Sonbahar arifesinde her yer o güzelim toprak kokusuna bürünmüştü. Yapraklar yağan yağmurla beraber iyiden iyiye kaybolmuş ve dallar ortada kalakalmıştı. Ben yine penceremden, yoldan geçen uzun boylu Türk zabitine bakakalmış, başka hülyalarda geziniyordum. Allah'ım ne kadar da farklılardı. Her şeyleriyle ne kadar da asillerdi. Zaten asillikleri İstanbul'u fetheden Sultanlarından belliydi. Bu zabit de sultanları gibi heybetli ve çehresinden güzellikler saçıyordu. Neden sonra hülyalarım birden yıkıldı. Annemin ''Tatyana, Tatyana'' diye çağırdığını duydum. Koşarak merdivenleri inerken aklımda hala o zabit vardı.

Annem ''kızım, kaç saattir çağırıyorum, neden ses vermiyorsun?'' demesiyle irkildim. Halbuki, ben onu hiç duymamıştım. Sonra bir şeyler uyduruverdim. ''Şey Anne elbiselerimi katlıyordum.'' Annem sonrasında şöyle mırıldanıyordu. ''Zaten sana bugünlerde bir haller oldu'' diyordu. ''Geç'' dedim. ''Niye çağırdın beni?'' Annem biraz bekledikten sonra ''Hiç'' dedi. ''Ben yeni gelen Türk komşularımın yanına gidiyorum. Sen gelmek istermisin? Aslında canım hiç istemiyordu, ama neyse, evde kös kös oturmaktansa komşu ziyareti yapalım, daha iyi!... ''Tamam'' dedim, ''Geliyorum.'' Hemen yukarı, odama, çıkıp üzerime bir elbise aldım ve birkaç şey takıştırıp, aşağı indim. Annem çoktan hazırdı. Evden çıktık. Yeni komşularımızı merak ediyordum, doğrusu. Dar bir geçitten sonra komşularımızın kapısının önüne vardık. Annem kapıyı temkinle çalarken, evin dış cephesini süzüyordu. Kapı açılınca annem, Türkçe ''hoş geldiniz, biz komşularınızız'' dedi. Kadın, ''buyurun, buyurun'' dedi. İçeri girdiğimde bir şaşkınlıktan sonra kendimi düzelttim. İçeri girdiğimde hep pencereden izlediğim Türk zabitini karşımda gördüm. Kendi kendime ''Ne işi var içerde?'' derken kadının ''buyurun oturun'' dediğini duydum. Kadın ve annem sohbeti koyulaştırırken, kadın bana döndü ve ''kızım senin adın ne?'' dedi. Ben heyecanlı ve bir o kadar da utanmış bir şekilde ''Tatyana'' dedim. Kadın övünen bir edayla birini bana tanıtmak istercesine ''oğlumun adı da Mehmet'' dedi, göz ucuyla oğluna bakarak. Artık iyiden iyiye çarpıntıya dönüşen kalp atışları nefes almamı dahi zorlaştırıyordu. Artık dayanılmaz seviyeye geldiğinde, orda duramayacağımı anladım ve kaçarak evden çıktım. Hiçbir şey duymayan kulaklara, görmeyen gözlere ve konuşmayan bir dile sahiptim. Ancak yanaklarım ıslaktı.

Kendimi evde yatağımın üzerinde buldum. Ağlıyordum. Uzun zaman geçirdiği halde annem gelmemişti. Zaten gelmesini de istemiyordum. Ruhum dizginleşmiyordu. Nasıl sevebilirdi, bu kadın beni? O bir Türk, ben ise bir Rum'dum. Niye böyle bir niyet vardı ortada? Sevda dil, din ayırımı tanımıyor muydu? Kafamdaki sorulara bir saniye bir yenisi ekleniyordu. Neden sonra birini fark ettim, yatağımdan kalktım. Annem de ''neyin var?'' dedi. Cevap vermedim. Ağlıyordu Annem ''Kadının adı Hatice imiş, oğlunun da Mehmet, bir Türk zabitiymiş ve o seni her gün pencerede görüyormuş'' dedi. Artık anlamıştım her şeyi. Onun da benim gibi boş olmadığını. Nasıl bir duyguydu bu? Bir Türk'e sevdalanmak ve o Türk zabitinin de tanımadığı bir milletdeki kızı sevmesi. ''Aman Tanrım! Aziz Pederler adına''.

Türkçe'yi öğrenme merakım iyiden iyiye arttı. Okudukça okuyor, yazdıkça yazıyor, ve artık Mehmet'i daha iyi anlıyordum. Müslüman olmaya iyiden iyiye kanım ısınmıştı. Bunu Mehmet'e anlattım. O'da bana aynen şu sözleri tekrarlattı. ''Eşhedü ella ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluhu'' ve adımı da değiştirdim. Artık ben Rabia'ydım. Geçen zamanlardan sonra artık Mehmet'le evlenmeye karar vermiştik. Türk usullerine göre olacak olan düğün beni iyiden iyiye heyecanlandırıyordu. Anlatıldığına göre düğün öncesinde kına denilen kızıl renkli ve değişik bir kokusu olan maddeyi elime süreceklermiş. Sonra da Müslüman bir din görevlisi nikahımı kıyacak ve biz yemek dağıtacakmışız. Tabi düğün günü gelmeden tüm bu geleneklerin ne kadar güzel olduğunu anlayamazdım.

Bahar yaklaşıyor, ağaçlar çiçek veriyor, kuşlar cıvıldaşıyordu. Her şeyiyle hayat yeniden diriliyordu. Ve ben geçen bahar bir Hıristiyan gözüyle bakarken etrafa, şimdi bir Müslüman gözüyle görüyor ve düşünüyordum. Dünyayı seviyor ve ahireti ondan daha çok sevdiğime inanıyordu.

Düğün günü gelip çatmıştı. Her şey çok güzeldi. Düğün sonrasında Mehmet ile Çamlıca'ya çıktık. Yıldızlar gökyüzünü şenlendiriyor, yeryüzü ise bizim neşemizle neşeleniyordu.

Artık farklı bir hayat yaşıyor, Müslüman Türkleri daha iyi tanıyordum. Onların fedakarlığını, hoşgörüsünü, sadakatini ve devletlerine olan bağlılığı beni hayran bırakıyordu. Türk olmasam bile en azından Türklerin içinde yaşıyor olmanın büyük bir nimet olduğunu biliyordum.

Bu aralar fetih söylentileri dolaşmaya başlamıştı. Kırım fethedilecekmiş. Oradaki Müslümanlar eziyet görüyormuş. Osmanlı Devleti'nin büyük sultanı Fatih Sultan Mehmet onlara yardım elini uzatacakmış. Mehmet de çağırılmıştı, orduya gitsindi. Zaten de gitmesi lazımdı. Ancak ben nasıl dayanırdım? Nasıl? Vedalaştık ve o savaşa gitti. Aylar sonra bir gece ansızın kapım çalındı. Kapıyı açtım bir zabit gelmişti. ''Siz Rabia mısınız?'' Dedi. Ben de ''Evet, buyurun'' dedim. ''Başımız sağ olsun'' dedikten sonra künyesini elime verdi. ''Allah mekanını cennet etsin'' dedikten sonra ''Mehmet iyi çarpıştı. Çok düşman vurdu. Tam bir düşmana doğru giderken arkadan vuruldu'' dedi ve gözleri yaşlarla dolmuştu. Böylece kapıda kalakaldım ve zabit gitti. Uzun zaman böyle kaldıktan sonra ancak kapıyı kapatıp, içeri girebildim. Artık baktığım her yanda onu görüyordum. Düşünüyordum. Benim Müslüman olmama sebep oldu ve sessiz sedasız göçtü, gitti. Allah'ım Türkler dünyadaki asilliklerini ölürken de gösteriyorlar ve inşallah ahirette de gösterecekler. Düşüncesizce oturdum hasıra. Ağlamak gelmiyordu içimden. Çünkü Mehmet'in şu sözleri aklıma geliyordu ''Ben mecazi aşktan, Allah aşkına varmak istiyorum.'' Demek ki emeline ulaşmış dedim. Allah'ı benden çok sevmesi gerektiğini ve böyle de olduğunu bildiğim için benim değil de sevdiğinin -Allah'ının- yanında olması gerekiyordu. O da gitti. Bunları düşünürken iyiden iyiye yorulan beynim ve bir o kadar da gözlerim beni uykuya zorlamıştı. Rüyamda Mehmet'i gördüm. Kollarını açmış, bana ''Rabia gel, gel Rabia, hadi!'' diyordu. ''Ben seni burada bekliyorum. Hadi gel, Allah seni ve beni cennete koyacakmış. Hadi gel Rabia.'' Neden sonra ayaklarımın yerden kesildiğini ve gökkubbeye, Mehmet'in yanına vardığımı gördüm. Birden irkilerek uyandım ve Mehmet karşımdaydı. Aynen rüyamdaki gibi kollarını açmıştı. Bana ''Gel Rabia'' dedi. Hiç düşünmeden ona doğru koştum ve sarıldım. O anda kimden bir şeyleri yitirdiğimi, elimi ve ayaklarımı hissetmediğimi fark ettim. Allah beni Mehmet'in yanına almıştı. Allah mecazi aşkın bitmesine razı olmamış, bizim gerçek aşka zaten sahip olduğumuzu bildirmişti. Mehmet ise dünyada da ahirette de asilliğini sürdürmüş, benim de Allah rızasını kazanmama vesile olmuştur.


Rabia, 12 Eylül 1960


  İmran Ünal


 

Eğitim Portalımızda yayınlanan tüm yazıların telif hakları ve doğabilecek sorumluluklar yazıyı yazan kişiye aittir.

Tarih:10.07.2010 17:41:25 Kez okundu.427


Bookmark and Share Diğer Tarih Sayfaları Arşiv

Dizin1
Dizin1
Dizin1
Eğitim Portalı Eğitim  Portalı Samanyolu Eğitim Kurumları Samanyolu Eğitim Kurumları & Atlantik Eğitim Kurumları Atlantik Eğitim Kurumları nın Katkılarıyla Yayınlanmaktadır.
Güncel Haberler